Günün Yazısı ( Asil Şenol Topçu) Bilet.

 

Desen: Alev Ramiz

Üsküdar’dan Eminönü vapuruna sevinçten havalanarak biniyorsun. Kıyıdan gittikçe uzaklaşan vapurdan Anadolu Yakasını seyrederken yeşilliğine, ferahlığına bir an önce kavuşmayı diliyorsun. Bayrampaşa’ya giden belediye otobüsüne atladığında, yakında bu otobüslerden de Bayrampaşa’nın dar sokaklarından da, o dökük evden de kurtulacağın için için içine sığmıyor. Sadece kendini mi, annenle babanı da kurtaracaksın o harap evden. Kapıyı annen açıyor. “Kestiniz mi kurbanı?” diyor hep meraklı bakan gözleri ile. Annene sarılıyor, kollarının arasında iyice küçücük kalan ufak tefek kadını havalandırıp kendi etrafında çeviriveriyorsun. “Kestik kestik anne, inşaat hemen başlıyor, karşı yakalı olacağız artık?” diyorsun iri bedenine yakışan kalın sesinde çınlayan mutlulukla.

On yedi yaşından beri çalışıyorsun. Ticaret lisesini bitirir bitirmez, okuldayken yazları çalıştığın muhasebe bürosunda işe başladın. Aynı sene girdiğin üniversite sınavlarında Maliye ve Muhasebe Yüksek Okulu’nu kazandın. Her gün yirmi beş civarında insanın öldürüldüğü politik kaos ortamında, annenin artan kalp çarpıntılarına evin maddi ihtiyaçları eklenince, okula gitmeyip işine devam ettin. Gene de azmettin, evde çalışarak, sınavdan sınava okula uğrayarak diplomayı almayı başardın.
Çalıştın çalıştın çalıştın. Mart aylarında hesap makinesinin tuşlarına basmaktan sağ kolun ağrırdı. Babanın emeklisi iyice yetmez duruma gelince, eve artık sen bakar oldun. Bu arada liseyi bitirir bitirmez evlenmeye kalkan kız kardeşinin yok çeyiziydi, yok nişanıydı, yok yatak odasıydı, onlara da yetiştin. Annen baban gittikçe yaşlanmaktaydı. Oturduğunuz kırk yıllık binanın astarı yüzünden pahalı gelmeye, gün aşırı bir tamir masrafı çıkmaya başlamıştı. Yazın sıcaktan durulmaz olan evde, baharda su boruları patlıyor, kışın, karın ortasında dam akıveriyordu. Üstüne annenin her gün yakmaya çalıştığı soba da canını sıkar olmuştu. Yazın yakmayan, kışın akmayan, kaloriferli bir evde yaşamaktı bütün hayalin.
Geceni gündüzüne katarak çalışmanın semeresini gördün. Çalıştığın muhasebe bürosunun sahibi yaşlanmıştı. Mühendis olan oğlu ülkenin o kötü zamanlarında yurt dışına gidip yerleşmişti, dönmeye de niyeti yoktu. Adam defterleri belli bir yıllık kira karşılığında sana devredip köşesine çekildi. Senden mutlusu yoktu. İlk defa elinde biraz paran birikti. Artık hak ettiğini düşündüğün konforlu, güzel bir evi aramaya çıktın.
İşte düş kırıklığın orada başladı. Ev fiyatları ile biriktirdiğin parayı karşılaştırınca istediğin gibi bir ev alabilmen için yıllar gerekecekti. Otuzunu aşmıştın, çok çalışmıştın ve artık birazcık rahat etmek istiyordun.
Şans gene kapını çaldı. Bir arkadaşın Anadolu yakasında bir yerlerde bir kooperatifin kurulduğunu, kendisinin de katılacağını haber verdi. Araştırdın, soruşturdun, kurucularla konuştun, hesap kitap yaptın, taksitleri ödeyebileceğine kani oldun. Evin yeri güzeldi, odalar küçük olsa da üç oda bir salondu, bürona vapurla gidip gelebilecektin. Tanrıdan daha ne istersindi!
İşlemler devam etti, bir gün bütün kooperatif üyeleri temel atmaya katıldılar, kurban kesildi, hayırlı olsunlar dilendi. Vapura binerek evine döndüğünde kendini o güne kadar hiç olmadığı şekilde mutlu hissettin.

Toplam dört blok yüz daireden oluşan sitenin inşaatı uzadıkça uzadı. Her sene kooperatifin olağan genel kurulu yapılıyor, sonu gelmez tartışmaların yaşandığı bu toplantılarda, inşaatı yapanlar fiyat artışlarından dem vuruyor, ek ödemeler çıkıyor, yüz ortak bir tanecik evlerine kavuşmak için canını dişine takıp ödemeye çalışıyordu.
Üçüncü yıldı, kooperatif genel kuruluna katılmak üzere yola çıktın. Yeni alıp giydiğin spor kıyafetler ve biraz pahalıca spor ayakkabılar içinde kendini çok güvenli, yakışıklı hissetmiştin yıllar sonra. Evlerin kabası bitmiş, içlerinin yapımı da ite kaka ilerlemişti. O gün iyi haberler alacağını umdun.
Toplantı için yer altında bir küçük düğün salonu kiralanmıştı, salon adamakıllı doluydu. Arkalardan zorla bir yer buldun. Düğünlerde orkestranın durduğu yerde iki üç masa yan yana getirilmiş, kooperatifin yönetici erbabı yüzleri salona dönük, masaların arkasına kravatlı ceketli dizilmişlerdi. Toplantı saygı duruşu ile başladı. Geçen dönemin açıklanması, ibralar derken inşaatların durumuna geldi sıra ve ortalık karıştı, herkes bir ağızdan konuşmaya başladı. Başlarken sigara içilmemesi rica edilmesine karşın, ortamdaki gerilim arttıkça sigara dumanı koyuldu. Kooperatif toplantılarına gide gele komşularını tanımaya başlamıştın. Kim susar, kim gereksiz konuşur, kim sinirlenir hemen hemen biliyordun artık.
Salonun arkalarına doğru bir köşedeydin o gün. Çok karışmadan dinledin, daha doğrusu dinlemeye çalıştın birbirini duymadan hep bir ağızdan konuşan insanları o gittikçe ağırlaşan dumanların arasından. Sonra gördün onu, salonun koyu mavi duvarlarından fırlatılıp ortaya atılmış bir kırmızı gül gibiydi. Kırmızı bir mantoya sarınmış, başındaki yan yatırılmış kırmızı beresi ve kırmızı renklendirilmiş dudakları ile bir şeyler söylüyordu. Sonra duydun o sesi, uzak çaprazındaki köşeden kopup, bütün o konuşmaların üzerinden esip gelmiş, esinti büyüleyici tınısıyla herkesi susturmuştu. Çocukluğunda seyrettiğin Türk filmlerinde olurdu, kalabalık içinde herkes flulaşır, bir erkek ve bir kadın kalırdı, şimdi de herkes silikleşmiş aradaki mesafe yok olmuş, koyu mavi gökyüzünden gelen ilahi bir sese bürünmüş bir kırmızı gülle yapayalnız kalıvermiştin, yapayalnız ve çırılçıplak, savunmasız! Yaşamının bittiği ve yeniden başladığı yerde olduğunu bildin!
Yanında oturan kadına döndün, geldiğinden beri ona kim kimdir diye bilgi vermeyi iş edinen, sarı boyalı saçlı, iri meraklı gözlü tombul kadın daha sormadan derdini anladı. “Opera sanatçısı o” dedi, “sitemizde bir operacı olacak.” O günden aklından kalan yalnızca kırmızı bir ses oldu! Hiç aklından çıkmayan kırmızı ses!
Hayatında opera nedir görmemiştin, lisede müzik öğretmeninin çaldığı birkaç klasik müzik parçasını dinlerken sıkıntıdan patlamış, bu gıygıylardan ne anlıyorlar diye kendine sormuştun. Biraz Türk Sanat Müziği, ara sıra arabesk dinlerdin, türkülere bile çok ilgin olmamıştı.
O gün büroya gittiğinde etrafındakilere belli etmeden araştırdın operaları ve daha o akşam kendini AKM’nin önünde bilet alırken buldun. İlk temsillere yalnız gittin, kimselere operaya gideceğini söyleyemedin. Şansına Feriköy’de oturan yaşıtın bir kuzenin vardı, kuzen öğretmendi ve ailesi memlekette olduğu için yalnız yaşıyordu. Çıkışta onda kalıyor, arkadaşın hariç kimseler senin operaya gittiğini bilmiyordu. Hoş, kuzende senin operaya gittiğine pek inanmamıştı. Bir kadın olduğunu düşünüyor, seni korumak için “inşallah sağlam kapıya rastlamışsındır” ya da “evli falan değil, di mi?” sorularıyla ağzını arıyordu. Yıllardır yaşamını kurmaya, ailene bakmaya çalışmaktan kadın kız bilmemiştin. Böyle düşünmesi operaya gittiğini bilmesinden daha işine geldi, gururun okşandı. Bir yandan da kuzenin düşüncesindeki doğruluk payını gülümseyerek düşünmeden edemedin.
Sonunda inşaat bitti, annenle babanı alarak evine taşındın. Bütün bu taşınma koşturmacaları arasında gözlerinin sitenin bahçesinde fırfır döndüğünü fark ettin; sonunda o gözlerin kimi aradığını kendine itiraf etmek zorunda kaldın. Gene güzel bir şey oldu, operacıyla aynı binada oturur çıktınız, karşılaştığınızda selamlaşmaya, günaydın, iyi akşamlar demeye başladınız. Senin eve dönüş saatlerin hemen hemen belliydi, operacınınki ise değil. Öne bakan pencereden arabasının parka girdiğini gördüğün anda saat kaç olursa olsun bir bahane ile kendini dışarı atar, kapıda karşılaşma yaratırdın. Önceleri, günaydın, iyi akşamlar’ı duydun sadece. Bir iki kelime de olsa o sesi, o büyüleyici sesi duymak seni bulutlara çıkarttı, günlerce ayakların yere değmeden yaşamana neden oldu. Annen ve baban bu neşeyi yepyeni eve taşınmaya bağladılar, onlar da seninle birlikte mutlu oldular. Derken arada bir iki çift laf etmeye başladınız, ‘hava ne de soğuk’, ‘park yeri sıkıntısı başlamaz umarım’, ‘tapular ne zaman verilir’; hava kutuplaşsa, park yerleri dolup taşsa, tapular hiç verilmese de konuşmalar hiç bitmeseydi senin için. Gene soğuk bir gün seni görüp apartman kapısında bekledi, yetişip kapıyı açtın, beraber girdiniz. Kafanda bere, sımsıkı sarılı kaşkolunla tanımıştı seni. O gece rüyanda sabaha kadar sana şarkı söyledi.
Son güzel şey gene bir karlı İstanbul gecesinde oldu. AKM’de yalnızdın gene. Taksim Meydanı’nın aydınlatmaları her bir kar tanesini birer minik yıldıza çeviriyor, AKM’nin şıkır şıkır avizelerinin kara camlardan dışarda beyaza kesmiş, yerlere taşan görüntüsü ortamı bir masal diyarına taşıyordu. O akşam bir şeyler olacağını bildin.
Opera başladı. Farklı bir kareografiydi. Değişik operalardan bir potpori yapmışlar ve modernize edilmiş bir şekilde sunuyorlardı. Gide gele artık müzikte de epeyce ilerlemiştin, seyretmenin yanında bir yığın da okumuştun. Sona doğru Tosca’dan bir arya gösteriyordu elindeki liste. Tosca’yı henüz izlememiştin ama konusunu biliyor, izlemek için dört gözle sahneye konmasını bekliyordun. Parçayı heyecanla bekledin. Sahne ışıkları maviye döndü ve kırmızı elbiseli bir kadın seyircilere doğru yürüdü. Büyüyen gözlerin sanatçının üzerine kilitlendi, herkes gene yok oldu, esintiyle gelen sesin büyüsüyle dondun kaldın, kalbin durdu. Florina Tosca rolündeki kırmızılı kadın, uğruna cinayet işlediği ama gene de kurtaramadığı devrimci sevgilisi için ağıt yakıyordu. Acıya dayanamayıp biraz sonra yaşamına son verecek bir insanın bitimsiz aşkının ağıtıydı bu. Mario oldun birden, ağıt senin için söylendi, kadın senin uğruna kendini feda etti. Beraber elele uzaklaştınız bu dünyadan.
Ertesi akşam apartman girişinde soprano ile karşılaşıverdin. Kar hâlâ usul usul yağıyor, apartmanın ışıklarında minik mavi yıldızlar kaynaşıyordu. Kadının üzerinde gene kırmızı mantosu vardı, başında da yan yatmış kırmızı beresi. Apartman görevlisi ile bir şeyler konuşuyordu. İçeri girmedin, bekledin. Kadın beklediğini fark etti, senin de görevliye bir şeyler söylemek için beklediğini düşündü belki, konuşmayı bitirip sana döndü. ‘İyi akşamlar’ . ‘İyi akşamlar’ dedin sen de ama bu fırsatı kaçırmaya hiç niyetin yoktu. Yüzünde en mutlu gülümseme ile hızlı hızlı devam ettin. ‘Dün akşam sizi AKM’de seyrettim…’ devam edecektin deminden beri hazırladığın övgü sözlerini söylemeye, eğer kadının buz gibi iki mavi bakışını üzerinde hissetmeseydin. Gözler ayaktan başa doğru seni hızla taradı, sonra o büyüleyici ses sopranonun ağzından döküldü.
-Biletler bir yerden mi elinize geçti?
Kendini nasıl toparlayıp yanıt verebildiğine yıllar sonra bile şaştın durdun.
-Hayır, para verip aldım.
Apartmanın demir kapısını hızla ittin, asansöre bindin, kadını beklemeden düğmeye bastın.
Asil Şenol Topçu

Hiç yorum yok

Yorumlarınız bizim için önemlidir

Blogger tarafından desteklenmektedir.